Zafer Yörük

“Rojava’nın fedasının bedelini bütün Kürt halkı öder”

Zafer Yörük

ÖMÜR ŞAHİN KEYİF

IŞİD’in Musul’u işgali sonrası Irak’taki siyasal dengeler sarsıldı. Üçe bölüneceği senaryoları ortaya atılan Irak’ta, Kürtler Merkezi Hükümet’ten ayrılma kararı alıp, referanduma gidileceğini açıkladı. Bu esnada IŞİD, Suriye’de ve Irak’ta ele geçirdikleri bölgeler arasındaki bağlantıyı tamamlayabilmek için Rojava’ya saldırmaya devam ediyor. Şu anda IŞİD’in hilafet devletinin önündeki yegâne engel  YPG/YPJ olarak görünüyor. Siyaset Bilimci Yrd. Doç. Dr. Zafer F. Yörük, Irak Kürdistanı’nda ve Rojava’da yaşanan gelişmeleri yorumladı.

>>IŞİD’in Musul’u işgal planının ABD, İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin bilgisiyle Amman’da yapıldığı, Barzani’nin de buna destek olduğu iddia edilmişti. Bu iddiayı nasıl değerlendirdiniz?
Bu habere konu olan belge, 4 milyon dolara Irak hükumetine satılmış deniyor. Ama şimdiye kadar uluslararası anaakım medyada, takip edebildiğim kadarıyla, yer bulmaması manidar. Bu nedenle fazla itibar etmemek yanlısıyım. Burada sözü edilen çevrelerin Musul’un alınacağından önceden haberdar olmaları beklenir tabi, ama bunu bizzat planladıkları iddiası fazlasıyla komplo teorisi kokuyor ve bizi bir yere götürmüyor.
Görünen o ki Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) yönetimi, “krizi fırsata dönüştürmek” şiarıyla bir dizi stratejik hamlede bulundu ve şimdiye kadar başarılı da oldu. Kuzey batıda, Musul’un başkenti olduğu Ninova vilayeti içinde ihtilaflı bölgeleri kendi askeri gücünün kontrolü altına almak ve güneyde Kerkük’ü Irak ordusundan devralmak hamleleri üzerine bağımsızlık ilanının da eşiğine gelindi. Bunlar çok akılcı stratejik adımlar.

>>Barzani “Yeni bir Irak’la ve yeni bir gerçeklikle karşı karşıyayız” demişti. ‘Yeni’ ifadesinin altı nasıl doluyor?
Irak’ın yeni gerçekliği, aslında en azından Irak ve Suriye’nin yeni gerçekliğidir. Dikey olarak iki ülke arasına çizilmiş Sykes-Picot sınırlarının yatay olarak çizilecek sınırlarla değişmesidir. Ortaya çıkacak olan üç bölgenin federatif bir ortaklıkla devam mı edeceğini yoksa bağımsız devletler mi kuracaklarını bugünden öngörmek oldukça zor. Bugün için elimizdeki veriler şunlar: Bir Selefi/Sünni İslam Devleti ilan edilmiş bulunuyor; Irak Kürdistanı bağımsızlığını ilan etmenin eşiğinde ve merkezi Irak devleti, neredeyse bütünüyle bir Şii devletine dönüşmüş durumda.

>>Türkiye tırmanan çatışma ortamından nasıl etkilenebilir?
Türkiye’nin bu haliyle kendisini bölgede tırmanan çatışma ortamından uzun süre muaf tutamayacağını görmemiz gerekiyor. Mezhep savaşı tehlikesi, Türkiye’nin harcında her zaman mevcut ve birçok sağ iktidar gibi şimdiki hükumet de mezhep ayrımlarını kışkırtacak ifadelerden ve icraatlardan kaçınmıyor. Ayrıca modern Türkiye tarihinde ilk kez bir başka ülke sınırları dahilindeki bir iç savaşa fanatik Sünni grupların yanında neredeyse alenen dahil olunuyor. Bunların bedeli çok ağır olabilir ve en çok zararı tabii ki her zaman olduğu gibi bu ülke halkları görecektir. Bu nedenle, Türkiye’de bugün, “Cumhurbaşkanı kim olacak?” sorusu kadar – hatta bunun yerine – hükumetin Ortadoğu politikasının acilen tartışılması, eleştirilmesi ve değişmesi gerekmektedir.

>>Hükumet çevrelerinden gelen bağımsızlığa destek açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir dış politika duruşunun ifadesi olmaktan çok oportünist bir taktik adıma işaret ediyor. Şu nedenle – pragmatik değil de – basbayağı oportünist: Türkiye devleti, 1990’lı yılların başından bu yana Kürdistan’ın bağımsızlığını da Kerkük’ün Kürdistan’a dahil edilmesini de apaçık savaş sebebi olarak deklare etmiş bulunuyor. Bu deklarasyonu değiştiren resmi bir bağlayıcı karar – örneğin bir MGK kararı ya da yeni bir “Milli Siyaset Belgesi” (Kırmızı Kitap) – ortada yokken, bugün bağımsızlık ilanını teşvik edici açıklamalar yapan adamın yarın bunun tam tersini söylemesinin önünde hiçbir engel yok demektir. İkincisi, bu tür ifadelerin nedeninin son derece ticari olduğu görülüyor. Türkiye, Mayıs ayı içinde Kürdistan petrollerini ilk kez uluslararası piyasaya çıkardı ve İsrail’e sattı. Kerkük’ü de ilhak etmiş bir bağımsız Kürdistan, hükumet çevreleri için bu ticari akışın devamını çoğaltarak garantileyecek bir gelişme. Ayrıca yüz yıllık “Musul vilayeti” rüyası da böylelikle kısmen de olsa gerçek olmuş olacak. Kürdistan üzerinde İsrail’le birlikte “büyük birader” rolü oynayacak bir Türk devleti ufukta görünmüyor değil ama bu ülkenin tekçi devlet yapısının ve kendi Kürtleriyle olan tarihsel çatışmasının bu rol için ne kadar inandırıcı olduğu her zaman bizzat Irak Kürtleri tarafından sorgulanacaktır.

>>Ya Türkiye Kürtleri…
Bu noktada Öcalan’ın “yasal düzenleme” konusundaki ısrarı da anlaşılır oluyor. Barış süreci, yasal güvence altına alınmadıkça, “pişmanlık/dağdan inme” ya da “MİT görevlilerinin dokunulmazlığı” gibi şimdi sunulan reform paketinin çok ötesinde, açıkça ifade etmek gerekiyor, Türkiye sınırları dahilinde yaşayan Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkına yönelik açık ve net yasalar konmadıkça ve bu yasaları mümkün kılacak anayasa değişiklikleri yapılmadıkça Türkiye, Irak Kürdistanı ile ilişkilerinde ticari ve kısa dönemli spekülatif kazanç gibi oportünist çıkarlar ötesinde bir adım atamaz.  Bu tür ilişkiler, iki taraf da birbirine mecbur olduğu sürece devam eder ama kalıcı olacağı yönünde hiçbir garanti içermez. Öcalan’ın ve Kürt hareketinin projesi açıkça “demokratik özerklik”tir, ve bu özerklik temelli yeniden-yapılanma, yalnızca Türkiye Kürdistanı için değil bütün Türkiye için önerilmiştir. Türk milliyetçiliği bu öneriyi tartışmayı kategorik olarak reddediyor. Türk-İslam sentezci hükumet de böyle bir tartışmayı gündeme getirmemek için elinden geleni yapıyor ama hayatın akışı bizi bu tartışmadan daha fazla kaçınılmayacak bir yere doğru taşıyor.

>>Bu denklemde İran’ın rolü ne olacak?
Ortadoğu’da ve özellikle Kürdistan üzerinde Türkiye’nin kendisine kalıcı bir yer edinmesinin önünde en önemli potansiyel engel, bir başka bölgesel güç olarak giderek ağırlığı hissedilen İran olacaktır. İran, yalnızca Irak Şiileriyle değil, Kürtlerle de kültürel, lingüistik ve tarihsel bağları olan bir ülke. ABD işgali sırasında, İran sistematik olarak Irak’tan ve Irak Kürtleriyle ilişkilerden dışlanıyordu. Yakın zamanda bilindiği üzere, İran ile Batı’nın – özellikle de ABD’nin – arası düzeldi ve İran’ın bir bölgesel güç olarak Irak’a ağırlık koyması önündeki engeller azaldı. İran devleti, öncelikle Kürdistan Bölgesel Yönetimi üzerinde ticari ve siyasal nüfuzunu artırmaya çalışacaktır. Nitekim, Türkiye’nin Mayıs ayında birdenbire Kürt petrollerini dünya piyasalarına sürmesi, İran’dan erken davranma kaygısı olarak okunabilir. Öte yandan İran, Irak Kürdistanı içinde, Barzani önderliğindeki KDP ile Talabani önderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) arasındaki tarihsel bölünmeler üzerine de oynayacaktır. KDP, Irak yönetiminden uzaklaşarak Türkiye’ye yakınlaştıkça KYB de İran’dan destek bulacaktır. Önümüzdeki dönemde, KYB’nin bağımsızlık ilanı konusunda pürüz çıkarması ve Irak’ın bütünü için siyaset önerilerinde bulunması şaşırtıcı gelişmeler olmayacaktır. Özetle, Türkiye “Kürdistan’ın hamisi” rolü için güçlü bir rakiple karşı karşıya bulunuyor ve bu nedenle de kendi Kürtleriyle ilgili acil ve radikal adımlar atmak zorunda görünüyor.

>>PYD Başkanı Salih Müslim’in bağımsızlığın Irak Kürdistanı için iyi bir seçenek olmadığını söylemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında bu bölünme, KDP ile PKK arasında 1980’li yıllardan bu yana devam eden siyasal anlaşmazlıklar silsilesinin günümüzdeki tezahürlerinden biri olarak anlaşılabilir. Ama son yıllarda Rojava’da PYD önderliğinde bir Kürt yönetimi ortaya çıktığından bu yana anlaşmazlığın daha görünür hale geldiğini görüyoruz. Kuzey Suriye’deki Kürt yönetimi başından itibaren Suriye devleti ile muhalefet arası bir denge üzerinde var oldu ve Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi, dolayısıyla da KDP’yle mesafeli durmaya özen gösterdi. Yaklaşık son bir yıldır Rojava’ya karşı artan El Nusra Cephesi ve sonrasında IŞİD saldırıları yanında Türkiye’nin Rojava’ya yönelik sınır kontrollerinin de facto bir ambargoya dönüşmesi PYD’yi bunaltmaya başladı. Kaldı ki Rojava, kendi doğu sınırları boyunca bizzat KDP’nin kazdığı bir hendekle iyice izole hale gelmiş bulunuyor. Rojava’yı izole etme konusunda Türkiye yönetimi ile KDP’nin benzer icraatlar içinde oldukları gözlemleniyor. Salih Müslim, bu yakın işbirliği koşullarında, Irak Kürdistanı’nda ilan edilecek bağımsızlığın hem KDP’nin hem de “hami devlet” olarak Türkiye’nin konumlarını güçlendireceğini, bunun da Rojava’ya yönelik baskının daha da artması sonucunu doğuracağını düşünüyor olmalı.

>>Rojava’nın izolasyonunun karşılığı ne olacaktır?
Bu bölünme, KDP-PKK rekabetinin bir tezahürü. Öte yandan AKP ile KDP’nin ortak bir Irak ve Suriye planı olduğunu tahmin etmek de zor değil. Ama her koşulda, PYD – IŞİD çatışmasında KDP’nin oynadığı rol de problemli görünüyor. Rojava’nın izolasyonuna katkıda bulunmak, hem PKK çizgisiyle olan siyasal rekabet açısından hem de Türkiye ile ilişkiler açısından kazançlı bir adım gibi görünse de dayanışma gösterilmesi gereken bir anda Kürtlerin bölünmüşlüğüne böyle bir katkıda bulunmak, kolektif hafızadan kolay silinmeyecektir. Şöyle de söylenebilir: KDP yönetimi, Suriye Kürdistanı’nın fedası karşılığında Irak Kürdistanı’nda bağımsızlık ilan edebileceğini umuyor. Bu gerçekleşebilir ama karşılığında ödenecek bedel de sonuçta Kürt halkının bütünü tarafından ödenmiş bir bedel olacaktır. Rojava’da kurulmakta olan Kürt özyönetiminin IŞİD tarafından ezilmesi, Kürt halkını bir bütün olarak demoralize edecek ve Kuzey Irak’ta ilan edilmesi muhtemel bağımsızlığın görkemine de gölge düşürecektir.

>>AKP ile KDP’nin ortak bir Suriye ve Irak planı olduğundan bahsettiniz… IŞİD planın parçası mı?
Bu projenin içinde IŞİD ne derecede var bilemiyoruz ama göstergeler, özellikle Suriye konusunda Türkiye yönetimi ile bu örgüt arasında belli düzeyde ilişkiler olduğuna işaret ediyor. El Nusra Cephesi ve sonrasında IŞİD’e lojistik destek sağlandığı, Türkiye içinden ve dışından militan akışına göz yumulduğu ve sınırdaki hastanelerde yaralı IŞİD militanlarının tedavi edildiği artık saklanamayacak olgular. Bunların ötesinde silah desteği – hatta kimyasal silah – verildiği konusunda kuşkular da var. Türkiye yönetimi bunları en iyi ihtimalle yükselen bir siyasal/askeri güç olarak gördüğü IŞİD üzerinde belli bir siyasal nüfuz elde etmek amacıyla yapıyor.  Ayrıca ilginç bir biçimde PYD ile görüşmeleri sürdürürken Rojava üzerine yapılan IŞİD saldırılarına da lojistik altyapı sağladığı görülüyor.

>>Rojava’ya uygulanan politikaların Türkiye’de barış sürecine nasıl etkileri olur?
Şu anda Kuzey Suriye’de Türkiye’deki Kürt hareketiyle ve PKK’yle organik bağları olan bir Kürt yönetimi mevcut. Kuzey Irak’ta ise bu hareketle siyasal anlaşmazlıkları olan KDP’nin baskın rol oynadığı bir Kürt yönetimi mevcut. Türkiye, PKK ve Kürt hareketiyle bir barış süreci yürütüyor. Bunlarla organik bağları olan Kuzey Suriye Kürt yönetimi ile ise inişli çıkışlı ama daha çok hasmane bir ilişki içinde. Hatta bu yönetimi yok etmeyi amaçlayan fanatik İslamcı grupların saldırılarını teşvik edici ve destekleyici roller oynuyor. Bu, rasyonel araçlarla anlaşılması mümkün olmayan bir çelişkidir. Rojava’da uygulanan politikaların Türkiye’de barış sürecine zarar vereceği ortadadır.
Bu çelişki, rasyonel olmasa da kısa da vadeli siyasal kazanç arzusu ile belki açıklanabilir. AKP Kürt hareketiyle barış süreci yürütürken yine aynı hareketin temsilcisi olan BDP/HDP çizgisi ile de özellikle Kürt oylarını kazanmak için sürekli bir siyasal rekabet içinde. Öyle görünüyor ki iki siyasal parti arasındaki rekabeti AKP uluslararası politikanın alanı olması gereken Rojava üzerine Türkiye devletinin politikalarına yansıtmakta hiçbir sakınca görmüyor. Bu da bir başka yanlıştır ve neresinden dönülse toplumların kâr hanesine yazılacaktır.
Aynı siyasal rekabetin bir başka tezahürü olarak, KDP ile PKK, dolayısıyla da PYD arasındaki siyasal çekişmenin de sürekli olarak kaşındığını gözlemliyoruz. Kürtler arasındaki ayrılıklar üzerine politikalar inşa etmenin AKP açısından kısa vadeli kazançları olabilir ama Türkiye toplumu açısından hiç de iyi sonuçları olmayacağı vurgulanmalıdır. Bunun yerine hem kendi ülkesinde, hem de ülke dışında nüfuz sahibi olduğu tüm bölgelerde (özellikle Kuzey Irak ve Kuzey Suriye) yaşayan Kürt nüfusun haklarını, bölge ya da siyasal çizgi ayrımı gözetmeksizin korumak konusunda samimiyet arz edecek politikalar yürütmek, Türkiye yönetimi için hiç de zor olmayacaktır. Bu konjonktürde şiddetle ihtiyaç duyulan böyle bir siyasal irade, Türkiye için önemli uzun vadeli ve kalıcı yararlar sağlayacaktır.

***

Sünnileşen devlet kutuplaştırıyor

“İç savaşın başlangıcından beri fundamentalist İslamcı unsurlarla Türkiye devletinin içine girdiğini gözlemlediğimiz ilişkilerin tehlikeleri saptamak gerekiyor. IŞİD ve benzeri fanatik İslamcı gruplar, Suriye’deki çatışmayı Selefi/Sünni çoğunluk ile Alevi/Nusayri devlet ve devlet yandaşları arasında bir mezhep savaşı olarak algılıyorlar. Aynı biçimde Irak’taki çatışma da Şii nüfusa karşı bir mezhep savaşı niteliği gösteriyor. AKP ise bu algıyla hiçbir eleştirel angajmana girişmeksizin bu gruplara destek sağladığı gibi, aynı algıyı kendi Sünni söylemiyle Türkiye’ye taşıyor. Bugün Türkiye’de yüzde otuz gibi bir oranı olan Alevi nüfusa karşılık, örneğin polis teşkilatının bütünüyle bir Sünni kurum niteliği arz ettiği görülecektir. Gezi protestoları sırasında ve devamında polis tarafından öldürülen Alevi gençlerin ve çocukların ardından bizzat Başbakan’ın provokatif nutuklar attığına şahit oluyoruz. Sünnileştirilen devletin, söylemleri ve icraatlarıyla toplumu pervasızca kutuplaştırmayı bir siyaset tarzı olarak benimsediği anlaşılıyor. Böylelikle bilerek ya da şuursuzca Suriye ve Irak’takine benzer bir mezhep çatışmasının kıvılcımları sürekli olarak ortalığa saçılıyor. Bunun anlamı, Suriye ve Irak’taki mezhep savaşının Türkiye sınırlarından içeriye sıçraması tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzdur. AKP yönetimi altındaki devlet, yatıştırıcı olmak yerine maalesef kışkırtıcı rollere soyunmuş görünüyor. Bu tehlikeli bir gidiştir ve derhal vazgeçilmesi gereken bir durumdur.”

***

‘Hami’ rolü önünde İran engeli

“Ortadoğu’da ve özellikle Kürdistan üzerinde Türkiye’nin kendisine kalıcı yer edinmesinin önünde en önemli potansiyel engel İran olacak. İran’ın, yalnızca Irak Şiileriyle değil, Kürtlerle de kültürel, lengüistik ve tarihsel bağları var. ABD işgali sırasında, İran  Irak’tan ve Irak Kürtleriyle ilişkilerden dışlanıyordu. Yakın zamanda, İran ile Batı’nın arası düzeldi ve İran’ın bir bölgesel güç olarak Irak’a ağırlık koyması önündeki engeller azaldı. İran devleti, öncelikle Kürdistan Bölgesel Yönetimi üzerinde ticari ve siyasal nüfuzunu artırmaya çalışacak. Nitekim, Türkiye’nin mayısta birdenbire Kürt petrollerini dünya piyasalarına sürmesi, İran’dan erken davranma kaygısı olarak okunabilir. Öte yandan İran, Irak Kürdistanı içinde, Barzani önderliğindeki KDP ile Talabani önderliğindeki KYB arasındaki tarihsel bölünmeler üzerine de oynayacak. KDP, Irak yönetiminden uzaklaşarak Türkiye’ye yakınlaştıkça KYB de İran’dan destek bulacak.

Önümüzdeki dönemde, KYB’nin bağımsızlık ilanı konusunda pürüz çıkarması ve Irak’ın bütünü için siyaset önerilerinde bulunması şaşırtıcı gelişmeler olmayacaktır. Özetle, Türkiye “Kürdistan’ın hamisi” rolü için güçlü bir rakiple karşı karşıya bulunuyor, bu nedenle kendi Kürtleriyle ilgili acil ve radikal adımlar atmak zorunda.”

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s